İtaatsizliğin Erdemleri

24 Ocak 2013

268128_576313265715491_1207052840_n

                                                                                     Nerede iktidar varsa, orada iktidara karşı direnç vardır.                                                                                                                                  Michel Foucault

Toplumsal yaşamın örgütlenme, yönetim ve dönüştürülme tarzı olan politika, bunu yapanların kullandığı araçlarda ahlakı dışlamakta, iktidarı alma amacına yönelik olarak buna ulaşmanın en hızlı araçlarına başvurulmaktadır. Bu noktada ilke, ahlak ve vicdan terk edilmektedir.

Hedef iktidarı elde etmektir. Zorunluluk, ahlakı amaca yönelik araç olmaktan çıkarmaktadır. Hedef belirli bir dönem için herkesin iyiliği olduğundan bunun önemi yoktur.

İlkesizlik, ikiyüzlülük ve acımasızlık iktidarı ele geçirmek ve halkın mutluluğunu sağlamaksa doğru bir yöntem olarak kabul edilmektedir. Her şeyin araçların içinde bulunduğunu, amacın araçlara denk olduğunu belirten Gandhi şöyle demektedir. ‘Araçlar tohum gibidir, amaç da ağaç gibidir.

Amaç ile araçlar arasındaki ilişki, ağaç ile tohum arasındaki ilişki kadar zaruridir. Çünkü kalıcı bir bağın yalandan ya da şiddetten asla kaynaklanamayacağını deneyim bana kanıtlamaktadır. Sonuç olarak şiddetsizlik (ya da sevginin gücü) yolları temsil eder, hakikat ise amacı.” İktidarı hile ve yalana başvurarak ya da şiddet yoluyla ele geçirenler iktidarda kalabilmek için aynı şeyleri yapmak zorunda kalacaklardır. Bir politik ya da toplumsal davanın da bu yöntemlerle kazanılması, onun demokratik yollarla yayılıp, güçlenmesini engeller. Bu nedenle politik araçlarda bireysel ahlakı, kamusal eyleme bağlayacak şekilde değişiklik yapmak gerekmektedir. Adaletsizlik ahlaken reddedilirken, politika adaletsizlikle işbirliği yapmamalıdır. Ülke genelinde yüzde 10’luk seçim barajı uygulanması ya da oy verecek yurttaşların yanılmalarını sağlamak amacıyla bağımsız adayların birleşik oy pusulasında gösterilmesi adaletsizliktir. Kendi kişisel tutarlılığını savunan birey, adaletsiz olduğunu söylediği bir uygulamayla işbirliği yapamaz. Gandhi’nin belirttiği gibi vicdanın hüküm vereceği yerde, çoğunluğun yasasının söyleyecek sözü olamaz. Bu tutarlılığı savunan birey, topluma en yararlı olan bireydir. Onun yurttaşlık erdemi, itaatkar olmasında değil, sorumlu olmasındadır.

Hukuk ve Yasalar

“Barış, ancak insanlar adil olduğunda mümkündür.” (Halil Cibran) Hukukun nihai hedefi de özgürlük içinde hakikate ulaşmak ve adaleti sağlamaktır. Adalet, özgürlük, ahlak ve hakikat hukukun asli boyutlarıdır. Bu nedenle hukuk yalnız norm realitesine yani yasa koyucunun irade bildirimi olan yasalara indirgenemez. Hukuku savunmak için yasalara karşı mücadele edilebilir. Bunun bir yöntemi şiddetsizlik yoluyla sivil itaatsizliktir. Sivil itaatsizlikte hukukun karşıt açıdan anlamlandırılması vardır. Sivil itaatsizliğin Antik Çağ’daki örneği Sophokles’in Antinoge’sinde dile gelir. Thebia’nın yeni kralı Kreon, krallığı paylaşamayıp, savaşarak ölen iki kardeşten biri olan Eteokles’i kahraman ilan ederek törenle gömülmesini, diğer kardeş Polyneikos’un ise ülkesine zarar verdiği için gömülmeyerek cesedinin hayvanlara yem olarak açıkta bırakılmasını emreder. Ayrıca onu gömmeye yeltenecek kişilerin ölümle cezalandırılacağını açıklar. Antigone, bu buyruğa karşı gelerek kardeşini gömer ve eyleminin değişmez, evrensel yasalara uygun olduğunu, suç oluşturmadığını savunur. Kreon’un temsil ettiği sınırsız, hukuksuz sertliğe karşı vicdanının tanıdığı bir hukuku öne sürer. Antigone, kralın buyruğunun çiğnenmesini haklı gösteren bir meşruluk gerekçesiyle itaatsizliğe yönelmektedir. Antigone, bu itaatsizliği yaparken şiddetten kaçınmakta, bu eylemiyle buyurganı hukuku anlamaya çağırmakta ve bu yolu bir iletişim olanağı olarak kullanmayı denemektedir. (Hayrettin Ökçesiz- ‘Sivil İtaatsizlik) Vatan aşkından daha güçlü olan bireysel ödevinden vazgeçmeyen Antigone, askerleri hiçe sayarak eylemini gerçekleştirir. Hücreye konduğunda kendisini asarak yaşamına son verirken, adaletsiz yasaya yurttaşları tanık yaparak onları yasayla ve vicdanlarıyla yüzleştirir.
Tüm iktidar sahiplerinin beklediği itaattir. İktidar, itaati toplumun huzuru için zorunlu bir toplumsal kural olarak sunar ve üretir. Başkana, patrona, çoğunluğun kararlarına, bürokratik vesayete, silahlı güce itaat. Kuşkusuz ortak yaşamı daha rahat ve güvenli kılabilmek için öldürmemek, çalmamak, trafikte kırmızı ışıkta geçmemek gibi ortak kurallara uymak da bir itaattir. Ancak sözünü ettiğimiz itaat tiranlığa, tahakküme ve tahakkümcü yapılara, çoğunluğun ezici otoriter yasalarına, yöneticilerin iktidarı kötüye kullanmalarına, militarizme boyun eğmedir. Verilen bir emre kesin itaatin çoğunlukla konformizmden (genel kurala uyma ve tek tipleşme eğiliminden) destek aldığını belirten Jose Bove- Gilles Luneau şu saptamalarda bulunmaktadırlar. “Özgürlük ve yaratıcılık açısından yıkıcı olan bu sinsi itaat biçimi varken, buyruğa ihtiyaç yoktur. Konformizmin hükümranlığı altında insanın komşusunu taklit etme eğilimi güçlü olur; hem de hiyerarşik zorunluluk olmadan, otoriter bağ olmadan. Ona benzeme özlemi midir bu? Komşu tarafından sevilmenin tek yolunun onunla aynı tavırları benimsemek olduğuna inanç mı? Karavana konformizmi mi? Hayvan sürüsünün atavizmi mi? Kendi kendine güçlenen alışkanlığın gücü mü? Kolektif baskı öyle güçlüdür ki, çoğu çağdaşımızı sanki içine alıp yutmaktadır.” (Bove- Luneau-, Sivil İtaatsizliğe Çağrı) Modernleşme süreci insanın itaat etmesini ve disiplin altına alınmasını sağlamışken, insanın özerk bir düşünceye sahip bir özne haline gelip, bu düşünceye uygun eyleme geçebilmesinin nasıl sağlanacağını tartışmak gerekmektedir. Herkesin boyun eğip, itaat ettiği yasa ya da uygulama eğer özgürleştirici bir ahlak ve demokratik bir değer içinde yer almıyorsa buna hayır diyebilecek bir özgür irade ve cesaretin var olması önem göstermektedir.

Yurttaşlara çıkış yok!

Teknolojik gelişmenin ortaya koyduğu modeller, normlar, üretkenlik, karlılık, güvenlik gibi teknik kavramlar demokratik ilkeleri, toplumsal ve kurumsal muhalefeti ortadan kaldırmaktadır. Bove-Luneau bu kaymayı şöyle anlatmaktadırlar. “Kurumsal karşı-iktidarlar ortadan kalkınca, yurttaşlar hiçbir yasal çıkış yolu bırakmayan teknik bir bloku karşılarında bulurlar. Hukuk, kısmen de olsa, hukuk alanının dışındaki eylemler sayesinde evrim geçiren bir aygıt olduğundan, böyle bir toplumda hukukun temelini kim oluşturmaktadır ? Yargıç Sainati cevap veriyor: “Hukuka artık hukuk denemez: Bu bir güvenlik sistemidir. Çünkü hukuk bireye ve temel haklara göndermede bulunur. Burada bunlar yoktur.” Ve şu sonuca varır: “Fransız toplumunun içinde bulunduğu durumda, eğer ben bireyin özgürlüğünün karşısında yer alıyorsam, ona kalan tek şey baskıya direniş hakkıdır.” Bu nedenle devleti yönetenler toplumda tehlike oluşturan insanların bulunduğu, çeşitlilik ve zenginlik oluşturan farklı kesimlerin topluma zarar verecek niyette ve güçte oldukları korkusunu topluma mesaj olarak verdiğinde rejim faşizmin kıyısında demektir. 27 Nisan askeri darbesini yapanların ‘Ne Mutlu Türküm Diyene’ demeyen herkesi düşman olarak nitelemelerinin ne anlama geldiğini değerlendirmemiz gerekir.
Böyle bir anlayışta cumhuriyet artık toplumsal olmaktan çıkmıştır. Devlet kamçılayıcı, hami bir baba, yönetenler vasi, yurttaş ise itaatkâr bir tabidir.

İlkeler, Yasalara Mağlup

Küresel bir demokrasinin bulunmadığı ve bu nedenle gelişmiş ulus-devletlerde de demokratik ilkelerin yasalarla terk edildiği (ABD, İngiltere, Fransa) bir gezegende artık yasalardan çok ilkeler önemlidir. Politikanın içi boşalırken teknik-ekonomik aygıt kendisini sınırlandırmak istememekte, özerkleşerek devleti yeniden şekillendirmektedir. Bunun sonucu ilkeler dışlanmakta, yasalar çıkarların taşıyıcısı olarak değer haline gelmektedir. Dominique Rousseau’nun şu önerisine katılmamak elde değil. “Farklı ve metafizik adalet anlayışları üzerinde temellenen yasalara saplanıp kalmamak için artık yasa yapmayabilir ama ilkelere göre yönetebiliriz. Bu ilkeler zaten İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi’nde mevcuttur. “Toplumların çoğullaştığı bir dönemi yaşıyoruz. Homojen, tek parçalı bir toplumdan çeşitlilikleri barındıran bir topluma geçiş süreci yaşanmaktadır. Bu değişim yalnız ülkemizi değil, gelişmiş Batı ülkelerini de sarsmaktadır. Göçler ve sürgün olma hali bütün hızıyla devam etmektedir. Bu değişim hem küresel düzeyde, hem ulus-devletlerde yeni toplumsal sözleşmeler yapılmasını gerektirmektedir. (BM Sözleşmesi, AB Anayasası ve ülke anayasaları) Bu sözleşmeler tabandan, dünya toplumların tüm kesimleriyle birlikte yeniden yazılmalıdır. Yazımı Bove-Luneau’dan bir temenni ile bitirmek istiyorum. ” Eğer, “Ötekinin özgürlüğü benim özgürlüğümü sonsuzca genişletir” ilkesini esas alırsak, bu ilke, ‘öteki’nin asla mutlak bir rakip değil, bir partner olarak görülmesini gerektirir. Bilgelik yolunun başlangıcı.
Ve, belki de, toplumun yetişkinlik çağı. ”

ÜMİT KARDAŞ / Radikal, 20.6.2007

Reklamlar

eleştir

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: