Bilmezsin Bu Yolları Sen

05 Nisan 2013

bilmezsin bu yolları sen
sen de, hiçbiriniz bilmezsiniz ki
ben bilir miyim sanki, böyle yukardan konuştuğuma bakma
oysa gözlerim var ya, dünyanın ilk kaptanının gözleri gibi
saçlarım sakız ağacından -bütün tayfalar öyle der de-
beyazları beyaz olmaktan çok
bir başka rengin tanımı bence
tırnaklarım yıllar yılı emzirmiş güverte tahtalarını
kalınlaşmış en kalın sularla
tuzlaşmış ama, elbette
tuzun bir başka adı daha varsa.

vallahi bir kadın yüzünden değil
böyle mahzun duruyorsam biraz
yüzüm dünyanın ilk şairinin yüzü gibi
ve hiç öfkelenmeden söylüyorum
arayan sularda arasın beni
sularda arasın bundan böyle
yorgun bir eriyik gibi suların engin kalbinde
bir eriyik ya da bir ceset gibi
ölümümü değil, ölümlülüğümü sadece
ki anlatır size o zaman
kimsesiz bir limanda boğan beni
o yaman sessizlik de.

peki, ayak izlerim de yok mu sularda
kızgın topraklarda uzayıp kısalan gölgem

bir saburluk gibi sessizsem
bir gelin böceği gibi sessizsem.
ve eğimliysem üstümdeki gökle oranlı
yemin ederim ‘bir aşk kırgını’ değilim
yeni diller, yeni anlamlar öğrenmeye çıktım ben
tam üç yıldır beklediğim kadını
inanın bir daha görmek istemem.

sabah mı denir buna, tutuşmuş geceden kalma korlarla
çevrelenir gözlerimin kenarı
kanı altına dönüştüren ilk ışınlarla
açıkça söylüyorum uyutmadı gece beni
o üç yıldır beklediğim kadın gibi kollarında
gece
ama yaktım mı sigaramı sabahın kıvılcımlarıyla
bırakırım dünyaya usul usul kendimi
ve belli belirsiz bir kartalın saldırısı durur şuramda
bir ada
dün yoktu, bugünse yuvalanmış kahverengisine gözlerimin
fazladan bir kahverengilik daha
meseler, taflanlar, ılgınlar
hırslı bir gülümseyiş bulmuşlar nereden bulmuşlarsa.

yok, sırası değil daha
öğleye çok var, akşamın gözyaşımsı bulanıklığına da
şimdi imgelerdir artık buluşup büyüten bizi
çok oldu bunu bana öğreteli o usta
yoksa hangi anlamı oyardım ve neye yarardı ilk kaptanlığım
ve nereden çıkıp gelirdi bu çoban yüzyılları konuşan bana
ve haber salardı asyadan, mezopotamyadan

bir yalvaç uzantısı gibi akıtırdı gözyaşlarını
ve nasıl güderdim bense bu imgeler yığınını
ve bağırırdım kendime: ölüm yok !
yok işte ölüm
var olsa bile bu sevimsiz, bu yabancı imge
kollayacaktır dünyanın üstünü altını
bir yer arayacaktır kendine başını sokmak için
belki de alaya alacaktır boşluk onu
bir çilek kadar taze, kokulu
bu yeryüzü yuvarlağı da.

gene söylüyorum, değilim ‘bir aşk kırgını’ ben
yüzüme sindi çoktan gözlerinin rengi
bir güneş yanığı gibi yüzüme
denizlerdir şimdi gözyaşları, iç çekmeleri de
saçları uzanıp yattığım çimenlerdir
ağzımda bir sap çiçekle
bulutlardır bir inip bir yükselen karnı
doğadır artık o, doğadır
kaynaşıp yitmiştir doğayla bu küçük gövde
bulamaz ölüm onu
bulamam yan yana gelsek bile ben de.

bari korkmasam diyecektim, işte akşam
ben okuyamam kendi yazımı bile
bir kandil ışığında güç bela
ne yalan söyleyeyim sıkıldım kitaplardan da
bendeki sevgiyle dizilmiş bütün sözcükler
bendeki anlamla
oysa bir geri çektim mi kendimi
kodunsa bul aradığın sevgiyi

hem sonra ne çıkar bir parça abartsam da
ne çıkar bundan
zaten bir yığın ıvır zıvır satırla dolu kafam
ve bir yığın yalanla
dün kıyıya vurmuştu ölü bir kaplumbağa
baktım saatlerce, kabuğundaki kıvrımlar
o kadar benziyordu ki eski bir manastır kapısına
yani ben ki ben kadar koymuşum aldanmayı doğaya
değilim ‘bir aşk kırgını’ işte
bir çarmıh hazırlayıp arduvazdan
gök mavisi renginde
onu dört çiviyle gömeceğim kendi ruhuna
tam üç yıldır beklediğim kadını
bir sevdayı ve bütün sevdaları
ama sevgiyi değil
yüceltmek istiyorum yalnızca onu
onu yalnızca

Edip Cansever

Reklamlar

eleştir

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: