aurora-borealis-wallpaper-5076-5196-hd-wallpapers

 

saat 23:42. az önce süt almaya giderken, bu yoldan her geçişimde yaptığım gibi sokağın sonundaki caminin minaresine baktım. ay bulutların arasında fazla esrarengizdi bugün. elbette yeni bir şey keşfettim…

kendimi kainat karşısında çok küçük hissettim bugün. çünkü kainatı görebildim. zaten biliyordum ama kanıtıyla yaşadım bugün. apaçıktı gökyüzü. renkli ışıklar kırılıyordu, yıldızlar çok uzakta olduklarını belli ediyorlardı. değersiz, daha doğrusu güçsüz hissettim kainat karşısında. sonra istemsizce kendimi gökyüzüne bakmadan önceki halimle kıyasladım. daha güçlü, bilgili, dolu hissediyordum. tek işi okumak olan ve her gününü kitaplarla geçiren yalnız bir felsefe öğrencisi gibi. ayrıntılar, altın bilgiler, muazzam bakış açıları, afili cümleler… gökyüzü her şeyi değiştirdi… sonra şunu fark ettim ki insanın çapı, yani görüş mesafesi özgüveniyle ters orantılı. ne kadar uzağı görebiliyorsak o kadar aciz, mütevazı, daha doğrusu önünde her zaman uzun bir yol olduğu bilinciyle kendini gururlanmaktan alıkoyan bir insan oluyorsun. zira kainata(allah’ın kanunlarına) kafa tutmak ne haddimize; bize nefesi bile o veriyorken.. Yazının devamını oku »

Reklamlar

tanrı yengecin neresinde?

14 Ağustos 2014

Universe-art-the-universe-22238785-1920-1200

bugünümü sadece kendime ayırdım. ne kitap okudum, ne muhabbet ettim. yalnızca dünyanın karşısında durdum: bir deniz kenarında. “sadece oturup düşünmek, başka hiçbir şey yapmadan izlemek nasıl olur“u yaşamak istedim. oldukça ucuzdu. bir kayaya oturup tüm dünyayı arkada bırakıp düşünmek, sadece düşünmek istedim. zira her zaman daha fazlası olduğuna inanıyorum. denizde, havada, kuşlarda daha fazla şey var. güneş batıyor, deniz durulup kararıyor. her zaman farkında olmadığımız bir şeyler oluyor. karşıdaki küçük kayada saatlerce hareketsiz duran iki yengeç gibi. evet; bugün deniz kenarında tanrı’yı aradım…
Yazının devamını oku »

tumblr_llrmnuseOJ1qzb5wzo1_1280

ağustosun şerefine, size bugün size bir anımı anlatacağım. hayatım için bir dönüm noktası oluşturan geceyi..

aklıma gelen fikri çabucak düşünüp bir format oluşturmuş ve hemen hayata geçirmiştim. hemen bir tumblr hesabı açıp kitap/sanat eksenine gidebilecek bir tema seçerek “amacımız ne yahu bizim?” yazısını hızlıca hazırlamıştım. kimseye sormadım, yanımda da kimse yoktu. amacım kapitalist dünyaya, hepinizin istediği gibi, ağır bir darbe vurmaktı! imkansıza hiçbir zaman inanmadım ve kas çalışmaya başladım: yazıyı siteye attım! “böylece teknolojik çöp çağı olan 2013’te teknolojiyi amacına bir nebze yakınlaştırıyor ve insanlık için “hala varız!” dedirtiyoruz.” tümcelerini klavyeme dökerken tam bir zapata’ydım! Yazının devamını oku »

Sarp Kapısı İzlenimlerim

21 Ağustos 2013

1. Dağlarla denizin kesişiminde; dağlar dışlamış, deniz de kabul etmemiş gibi arada yetim kalmış, upuzun bir araç kuyruğu olan küçücük bir yer. İnsanların yüzünüze gülmesini, hoşgörüyle yaklaşıp ilgilenmesini istiyorsanız hiç boşuna ümitlenmeyin. Yolları daracıktır ve arkanız her zaman acele etmenizi isteyen arabalarla doludur. Batılı turistler dışında burada göreceğiniz tüm yabancılar büyük ihtimalle gücünü satan günlük işçilerdir.
Adamakıllı bir çay içme, alışveriş yapma yeri de yok. Lakin dağlara çıkacağım diyorsanız tam yeri. Ama onun için de buralara kadar gelmenize gerek yok. Özetle kapıdan geçemezseniz tanrının size peygamber sabrı vermiş olmasını dileyin.

2. Yaklaşık 4 saat boyunca oturup meydanı(minicik bir alan) izledim ve korna sesi sayısına kadar hiçbir şey değişmedi. Daracık yollardan çıkmaya çalışan tırlar, onları beklemekten usanan küçük araçlar ve karınca hızıyla ilerleyen insan sürüleri. İnsanın burada kalması için ciddi bir nedeni olması gerek. Adamların küpemi görüp bana atarlanacak hali bile yoktu. Yani durum ciddi…

Sonuç olarak: Yüzerek geçin Gürcistan’a daha iyi.. Hatta hiç gitmeyin. Türk erkeklerimiz sağ olsun fazlaca giderek hepimize damgayı vurdurdular. “Türkler Gürcistan’a ya kaçak sigara için gider, ya da karı-kız için.”

Geçen ay, bundan bir iki gün sonra Gezi eylemleri patlak verdi. Patlak verdi, yani bir anlık bir oluşum değildi. Bu bir ay içinde ders kitaplarında okuduğum olayları yaşadım. Tarihi gördüm bir nevi. Neler gördüğümü bilmenizi istiyorum…

Gezi Parkı’ndaki ağaçların kesileceği ve yerine bir şey yapılacağı herkesçe biliniyordu. Bu şey ister avm olsun, ister şehir merkezi. Demokratik hakkını kullanan halk sosyal medyadan örgütlenip Gezi’ye gitti -Eylem için devletten izin alınabilirdi diyeceksiniz, biraz ağır olacak belki ama, boş konuşuyorsunuz. Eylem için izin istense, eylem “devletin izin verdiği bir yer”de yapılacak ve hukuki bir durum söz konusu olmadığı için eylem bitene dek belki de ağaçlar çoktan kesilmiş olacaktı. Devlete karşı yapılan bir eylemi devletin izin verdiği yerde ve izin verdiği saatlerde yapmak da ayrı bir ironi.- ve sivil bir direniş başladı. Bu süre zarfında Park’ta müzik dinletildi, kitap okumaları yapıldı. Belki de Türkiye’nin bugüne dek görmediği bir ortam oluştu. Okan Bayülgen’in yüzlerce insana kitap okuduğunu asla unutmayacağım. “Bu ülkeden bir şey olmaz, şeriat gelmeden Norveç’e veya Finlandiya’ya gitmeliyim.” düşüncem yerle bir oldu. Yazının devamını oku »